İçeriğe geç

Tahkimde duruşma olur mu ?

Tahkimde Duruşma Olur Mu?
Giriş: Etik, Epistemoloji ve Ontolojinin Gölgesinde

Bir sabah, akıl yürütme ile ilgili düşündüğünüzde, bir soru belirir aklınızda: “Gerçekten neyin doğru olduğunu nasıl bilebiliriz?” Bu soruya yanıt ararken, bir kararın alındığı her durumda bir etik ikilem, bir ontolojik duruş ve bir epistemolojik bakış açısı vardır. Ve belki de tam bu noktada, günümüz hukuk sistemlerine dair derinlemesine bir soru ortaya çıkar: “Tahkimde duruşma olur mu?” Bir arabuluculuk veya hakemlik süreci, hakikatin peşinden gitmek adına, nasıl şekillenir?

Felsefenin üç temel dalı olan etik, epistemoloji ve ontoloji, bu soruyu anlamlandırmada önemli birer ışık olabilir. Çünkü hukuk, insan ilişkilerinin düzeni hakkında bir yorumdur. Bu yazıda, felsefi bir perspektiften, tahkimde duruşmanın olup olmayacağına dair farklı bakış açılarını ele alacağız ve bunun insan hayatındaki yeri hakkında düşündürücü bir iç gözlem yapacağız.
Etik: Adaletin Anlamı ve Uygulama Süreci

Etik, insanların doğru ve yanlış hakkında nasıl kararlar verdiğiyle ilgilidir. Hukukun temel amacı, adaletin sağlanmasıdır. Adalet, hakların korunması, insanların eşit muamele görmesi ve kötüye kullanımın engellenmesi anlamına gelir. Ancak, etik bakış açısına göre, adalet sadece toplumsal sözleşme veya objektif kurallara dayanmakla kalmaz, aynı zamanda kişiler arasındaki içsel değerler ve vicdanla da şekillenir.

Tahkimde duruşma olup olmadığı sorusunu etik bir perspektiften ele alırken, adaletin sağlanmasının ne şekilde mümkün olduğunu tartışmamız gerekir. Geleneksel mahkemelerde, adaletin görünürlüğü ve eşitliği, karşılıklı olarak tarafların birbirlerini dinlemesi ve hâkimin nihai kararı vermesiyle sağlanır. Ancak tahkimde bu durum farklıdır. Burada, hakemlerin tarafları dinlemesi ve nihai kararı vermesi genellikle daha kapalı ve kişisel bir süreçtir. Fakat, bu etik açıdan sorun teşkil eder mi? Adaletin sadece fiziksel bir duruşmadan mı yoksa daha soyut ve kişisel bir değerlendirmeden mi geçmesi gerekir? Hukuki süreçlerin insanları nasıl etkilediği sorusu, sadece kuralların ötesine geçer.

Michel Foucault’nun “İktidar ve Bilgi” üzerindeki çalışmalarına göz attığımızda, hakimlerin ve tarafların gözleri önündeki bir duruşmanın adaleti simgelemediği, aksine yalnızca iktidarın görünür kılındığı sonucuna varabiliriz. Buradan yola çıkarak, tahkimde bir duruşma yapılmaması, adaletin daha az bürokratik ve daha kişisel bir biçimde sağlanmasına olanak tanıyabilir. Etik anlamda, burada önemli olan şey sadece dışsal bir görünürlük değil, taraflar arasındaki gücün doğru bir biçimde dengelenmesidir.
Epistemoloji: Gerçekliği Anlama ve Bilgi Edinme

Epistemoloji, bilginin doğası, sınırları ve kaynağıyla ilgilenen bir felsefe dalıdır. Hukuk bağlamında epistemoloji, “gerçek nedir?” sorusuyla doğrudan bağlantılıdır. Gerçekliğin ne olduğuna dair farklı bakış açıları, bir davada karar verme sürecini etkiler. Bir tarafın sunduğu kanıtların ne kadar “gerçek” olduğu, mahkemenin veya hakemin bu kanıtları nasıl değerlendirdiği, sonucun ne olacağı üzerinde belirleyici bir rol oynar.

Tahkimde, bu epistemolojik bakış açısının ne şekilde işlediğini tartışmak önemlidir. Duruşma olmadan bir davanın ne kadar sağlıklı ve doğru bir şekilde sonuçlanabileceğini sorgulamak gerekir. Bir tarafın kendi savunmasını sunması, kanıtları açıklaması ve tanıklarını dinlemesi, gerçekliğin ortaya konması için kritik bir aşamadır. Ancak, tahkimde bu unsurlar genellikle daha kısıtlıdır. Hakem, bilgi edinme sürecinde büyük ölçüde tarafsızdır ve çoğu zaman sadece belgeler ve yazılı ifadeler üzerinden karar verir. Epistemolojik anlamda, bu, bilginin ne kadar doğru ve eksiksiz olduğunu sorgulamaya yol açar. Bir yazılı belge, kişinin içsel niyetini, duygusal durumunu veya ruh halini ne kadar yansıtabilir? Bilgi sadece yazılı kelimelerle mi elde edilir, yoksa bir yüzleşme, bir tartışma, bir duruşma bu bilgiyi daha derinlemesine anlamamıza yardımcı olabilir mi?

Bu soruların cevabı, Thomas Hobbes’un “Doğa Durumu” üzerine yaptığı çalışmalarla ilişkilendirilebilir. Hobbes, insanların birbirlerinin niyetlerini yalnızca fiziksel eylemlerle değil, aynı zamanda duygusal ifadelerle de anlayabildiğini savunmuştur. Tahkimde bu yüzleşme eksik olduğunda, epistemolojik bir eksiklik doğabilir.
Ontoloji: Hukukun Varlığı ve Bireyin Kimliği

Ontoloji, varlık ve varoluş üzerine düşünmeyi ifade eder. Hukuk açısından ontolojik bir soru, “hukukun varlığı nedir?” sorusuyla ilgilidir. Hukuk, bir düzeni ve gerçekliği simgelerken, bireylerin kimlikleri ve ilişkileriyle nasıl etkileşime girer? Bu soruyu sormamız, tahkimdeki duruşmanın olup olmayacağıyla da doğrudan ilişkilidir.

Tahkim, birçok açıdan formal hukuk sistemlerinden farklıdır. Hukukun varlığı, yalnızca yazılı normlar ve kurallardan mı ibarettir, yoksa bireylerin birbirleriyle doğrudan etkileşimde bulunmasının ontolojik bir gücü mü vardır? Duruşma, bir anlamda bireylerin varlıklarını, kimliklerini ve haklarını gözler önüne serdiği bir mecra olabilir. Ancak tahkimde bu ontolojik varlıkları ortaya koyma süreci, bazen yazılı belgelerle sınırlı kalabilir. Her şeyin dijitalleştiği, sanal ortamların daha fazla tercih edildiği bu çağda, ontolojik bir yüzleşmenin eksikliği, bireylerin gerçekliğinin tam olarak anlaşılmaması anlamına gelebilir.

Heidegger’in “olma hali” üzerine yaptığı çalışmalar, burada önemli bir referans olabilir. Heidegger, bir bireyin varlığını ancak dünyayla etkileşime girerek tam anlamıyla gerçekleştirebileceğini savunmuştur. Hukuk, bu “olma hali”ne dair önemli bir yer tutar. Ancak tahkimdeki bürokratik yapı, bu varlık algısının eksik kalmasına yol açabilir.
Sonuç: Hukuk, İnsanlık ve Derin Sorular

Tahkimde duruşma olup olmayacağı, sadece teknik bir soru değildir. Bu soru, aynı zamanda insanların haklarını, varlıklarını ve toplumda nasıl bir yer edindiklerini anlamaya yönelik derin bir felsefi meseledir. Adaletin, bilginin ve varlığın nasıl şekillendiği üzerine düşündüğümüzde, hukuk sistemlerinin sadece yazılı kurallarla değil, aynı zamanda insanın içsel değerleri, etik ikilemleri ve varlık mücadelesiyle şekillendiğini görüyoruz.

Sonuç olarak, tahkimde duruşmanın olup olmaması sorusu, sadece hukukun işlemesiyle ilgili değil, insanlık durumunun ne kadar görünür kılındığıyla da ilgilidir. Bu soruyu cevaplarken, hukuk ve etik arasındaki bağın ne kadar derin olduğunu, bilginin her zaman doğru bir şekilde edinilemeyeceğini ve insanın varlık mücadelesinin her durumda önemli olduğunu unutmamalıyız. Peki, bir duruşma olmadan adalet sağlanabilir mi? Gerçekliğin ne kadarını anlayabiliriz ve bu anlayış, bizlere ne kadar adalet sağlar?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

şişli escort
Sitemap
betexper giriş